TF EliteFX - шаблон joomla Авто

Kürtler - Türkler ve Yeni Yüzyıl


Şah İsmail 1514'te galip gelseydi, Kürdistan coğrafyası büyük bir olasılıkla ya Türkmenleşecek veya Azerileşecekti. 1514'ü Yavuz Sultan Selim'in kazanması, Kürtlüğün ve Kürdistan'ın kendisini kendi geğerleriyle muhafaza etmesine yol açmıştır. Alevilik ve Şiilik yayılmış, Türk-Kürt siyasi ittifakı sayesinde Orta Doğu 400 yıl süren bir barışa kavuşmuştur.

Orta Doğu'da Geleceğin İnşasında Kürtler

Türkiye, içinde bulunduğumuz tarihi süreç içinde yeni bir kürt politikası oluşturuyor. Zaten Türkiyenin kürt meselesinde stratejik tercihi en azından körfez savaşlarından sonra, hiçbir zaman kendi kürt nüfusuyla ilgili ve sınırlı bir tercih olmadı.

Kuşatmadan İnfaza Musa Anter Cinayeti

20 Eylül 1992'de Diyarbakır'da zalimce öldürülen Musa Anter'in hayatı ve mücadelesi üzerinden, Türkiye'nin Kürt sorununda yaşadığı trajik tarihle yüzleşmeye ve hesaplaşmaya "entelektüel" bir davet...

"1929-1935 yıları arasında Mardin Yatılı İlkokulunda okuyordum. Vilayet kapısı önünde teneşir tahtası büyüklüğünde iki seki yapmışlardı ve her gün o sekilerde kanlar içinde paramparça olmuş iki Kürt gencini vitrinlerlerdi.

Gaye Kürt halkının gözünü korkutmaktı.

Bir gün ben oradayken, Kurdis köyünden dayım sayılan Bengo'nun ölüsünü gördüm. Çuval gibi bir katıra yüzüstü yüklemişlerdi. Bengo dayı uzun boylu yakışıklı bir gençti. Yeni öldürüldüğü için daha vücudu katılaşmamıştı. Katırın yanlarından o canım kınalı elleri ve ayakları sallanıyordu.
Vilayet kapısına getirdiler. Jandarmalar onu bir yük gibi, katırın üstünden yere fırlattılar ve sonra da onu sırtüstü vitrine yatırdılar. Yaşlı gözlerle yaklaştım. Dayımın gözleri açıktı ve sanki bana bakıyordu. O an gözlerinden şu manayı çıkardım: 'Oğlum Musa görüyorsun halimi! Sana ne diyeyim?

Sen bilirsin!"'

Silahları Gömmek

Şeyh Said'den Seyyid Riza'ya, devlete isyan eden ve ayaklanan Kürtlerin kaderi birbirine benzedi. Zamansız ve hazırlıksız başlayan, hatta provoke edilen isyanlar yenilgiye uğradı ve isyancıların lider kadrosu, darağaçlarında can verdi.

Kürt tarihinde başarısız kalmış isyanlardan sonra başlayan sessizlik dönemi, 1980li yıllara kadar sürdü; 1984'te PKK'nin öncülüğünde yapılan Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla yeniden başlayan isyan hareketi uzun sürmüş bu sessizlik dönemini sona erdirdi.

Şimdi, tarihi bir yol ayrımında, tarihi bir kavşaktayız. Bazılarının, terör ve terörizm olarak gördüğü, bazılarının ise son isyan diye tanımladığı, ama adı ne olursa olsun, Kürt sorunu dediğimiz sorunun merkezinde yer alan bir silahlı hareket, yola nasıl devam edecek? (...)

Kürt sorununda şiddetle belirlenen tarihin sonu yaşanıyor. İçinde bulunduğumuz dönem, silahların gücünü müzakere masasında pazarlık etmenin zamanı değildir. Silahları gömmenin zamanıdır...

Ölümden Kalıma

Zor zamanlardan geçmiştik hep beraber. Anneler, babalar, kardeşler, eşler ve çocuklar dışarıda, bizler içeride, zor zamanlardan geçmiştik. 'Ölümden kalıma' bir hayattı söz konusu olan. Üç yıl boyunca, askeri hastanenin morguna, cezaevinden ölü inşan bedenleri taşınıp durmuştu.Gerçekler ve rivayetler birbirine karışıyordu çoğu kez. Bu dönemlerde görüşe çıkmadığımız zamanlarda, dışarıdakilerin aklına ölümden başka bir şey gelmiyordu.

Ölüm cok kolay gerçekleşiyordu çünkü ve bizden biri hakkında haber alınamayınca, bu kişinin ölmüş olabileceğine dair bir rivayet, bir söylenti cezaevinin kapısında bekleşen kalabalıkların arasında hızla yayılabiliyordu.Direniş zamanlarında, dışarıdakiler cezaevinin kapısında merak ve endişe içinde bir haber alabilmek için saatlerce, günlerce bekliyorlardı.Askeri hastanenin morgu ve cezaevi arasında yaşanan korkunç bir bekleyişti bu.

"Sabah sizlerle uyanmayı ve sizlerle beraber kahvaltı sofrasına oturmayı özlemişim. Bir geceyi sabaha kadar okuyarak geçirmeyi ve sabah saatlerinde namaza kalkan annemi böylece hayrete düşürmeyi özlemişim. Güne yeni başladığınız sabahın ilk saatlerinde gidip akşama kadar uyumayı özlemişim. Sarhoş olmayı, sonra da bu sarhoşluk içinde seni kahkahalardan kırıp geçirmeyi özlemişim. Zil zurna sarhoş birini saatlerce dinlemeye kendimi mahkûm etmeyi özlemişim...

Hasretini çektiğim ve özlediğim daha çok şey var tabii. Bir deniz kıyısında sabahları kuş sesleriyle uyanmayı özledim. Diyarbakır'ın sokaklarında turladıktan sonra tatlı bir yorgunluk içinde oturacağım bir kadayıfçıda peynirli kadayıf yemeyi özledim. Dilan Sineması'nın yazlığında film seyretmeyi, Sino'da rakı içmeyi, Dörtyol'da Doşo'dan gazete almayı, alırken onunla hayran olduğu Bülent Ecevit'i konuşmayı özledim... yeni yılda depreşen bu heyecanlarla doluyum şimdi. Bedenim burada, kalbim dışarıda... Burada kendimi misafir gibi görüyorum artık. Bundan sonrası ya başka bir cezaevi olacak ya da özgür kalacağım."

Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin 'Uğur Kaymaz Kitabı'

Uğurla aynı okula gidiyorduk, aynı sınıfta da okuyorduk.,. Sonra beşinci sınıfa geçince birbirimizden ayrıldık. O 5-C'ye gitti, ben 5-A' da kaldım... Bir gün okuldan dönerken, bir yıl sonra öldürüleceği o yerde düştüğünü hatırlıyorum, aldım onu yerden kaldırdım. Bir yıl sonra o düştüğü yerde de öldürüldü... Uğur avukat olmak istiyordu. Annem diyor ki "Uğur ve babanızı rüyada gördüm... Siz ölmediniz mi?" diyordum onlara, babanız da diyordu ki, "Hayır biz ölmedik, ama bunu kimseye söylemeyin..." 
Uğur Kaymaz'ın kardeşi Habib Kaymaz

Yazılan her kitap, yazarı için bitmiş bir kitap sayılır ve yazarlar yazılıp bitmiş gözüyle baktıkları bir kitaba bir daha geri dönmeyi ve onunla meşgul olmayı pek istemezler. Ama bazı kitapların da oldukça genel diyebileceğimiz bu kalıba çok uymadıkları bir gerçek. Savaşı ve savaşın yarattığı acıları anlatan kitaplar bu kurala uymayan kitaplardır. Hep yarım kalan, hep tamamlanmamış bir şeyler vardır onlarda ve hem yazar, hem okur olarak bu kitaplara yeniden döner, içine yazılan hikâyeleri her defasında yeniden keşfedersiniz.

Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı - Mehmet Uzun'un Sunuşuyla Canip Yıldırım'la Söyleşi

"Canip Yıldırım'ın hayat öyküsü, (...) Cumhuriyet'ten bu yana Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı tüm dönemlerin de çok canlı bir tanıklığı: İttihat Terakki dönemi, Ermeni katliamı, Cumhuriyetin kuruluş yılları, Şeyh Sait hareketi, Ağrı Dağı isyanı, Dersim katliamı, tek parti dönemi, DP dönemi, 491ar davası yılları, 1960 askeri cuntası, TİP, KDP ve DDKO dönemleri, 12 Mart 1971 askeri cuntası...

Büyük olasılıkla Orhan Miroğlu da benim gibi duyup düşündüğü için, çok güzel bir iş yaparak hepimizin ağabeyi Canip Yıldırım'ı ikna etmiş ve hayatını anlatmasını sağlamış. Miroğlu da hayatın, hayata ilişkin önem ve anlamın ne olduğunu kanıyla canıyla öğrenmiş bir aydın. Yıldırımın en yakın arkadaşlarından Musa Anter Diyarbakır'da, bir gece yarısı, karanlık bir sokakta alçakça öldürüldüğünde Miroğlu da yanındaydı. (...) Ancak tamamıyla bir tesadüf eseri Miroğlu hayatın öteki yakasından tekrar, güç bela geri döndü. (...)

Belki de bu nedenle Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı, bilinen türden bir mülakatlar kitabı değil... (...) Miroğlu sadece kuru bir soru sorup, muhatabından tembelce geniş bir cevap bekleyen mülakatçılar gibi davranmıyor, tersine rahat, huzurlu bir sohbet havasında, mülakatın aktif bir tarafı oluyor, açıklayıcı soruları ve hatııiatıcı izahlarıyla Yıldırım'a ait hayat hikâyesinin halkalar halinde genişlemesini, bu hayatın önem ve anlamına ilişkin somut bir anlatının ortaya çıkmasını sağlıyor.

Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacını okuduğumda, içimde sıcak bir ışıltı hissettim. (...) Hem ilginç, rahat okunan bir hayat öyküsü hem de hâlâ büyük oranda karanlıkta olan tarih ve hafızamıza tutulmuş veni bir ışık huzmesi."

Affet Bizi Marin

Yakın geçmişimizle yüzleşmek için önemli kitaplara imza atan Orhan Miroğlu, bu kez de dünyanın en kadim halklarından Süryanilerin bu topraklarındaki maceralarını anlatıyor.

Süryaniler çok zulüm görmüş ama barıştan yana da bir halktır, kimsenin toprağında gözü yok bu halkın... Çocukluğumun ve gençlikyıllarımm geçtiği Midyat'ta ben bir Süryani'nin, komşusu birArap'a birKürt'e haksızlık yaptığına tanık olmadım. Kimsenin de böyle bir şeye tanık olduğunu sanmıyorum. Ezidi Kürtlerle beraber pazarda, sokakta dövülenler, sövülenler, hakarete uğrayanlar hep onlardı...

Sanatkârdır Süryaniler, güvenilir ve dost insanlardır. Gümüşü, kumaşı ve taşı işlemenin ustasıdırlar. Midyat'ta, Cercis ve Yakup Ustanın diktiği elbiseleri, gömlekleri giyerek büyürdü çocuklar...

12 Eylül'e çeyrek kala, 'HalkımAma yine de, savaşmak isteyen taraf ara karşı farklılığını korudu bu halk. Dağa da çıkmadı, korucu da olmadı. Dili, dini ve kültürü farklı halkların bir arada ve iç içe yaşadığı köylerde ve şehir merkezinde hayat o çatışma yıllarında, kısa sürede altüst oldu. Her biri taş işlemeciliğinin birer harikası olan o güzelim Midyat evlen haraç mezat satıldı. İçinde, envai çeşit üzüm bağlarının bulunduğu topraklar sahipsiz kaldı.

Yakın geçmişimizle yüzleşmek için!

Dijwar - Faili Meçhul Cinayetler ve Diyarbakır Cezaevi'ne Dair Herşey

Dıjwar, Türkiye'nin en karanlık faili meçhul cinayetlerinden birine ışık tutuyor. Musa Anter cinayetinin birinci elden tanığı olan Orhan Miroğlu, güneydoğu sorununun temellerine inerek, Diyarbakır Cezaevi'nin ve itirafçılığın karanlık dünyasını gözler önüne sererken, barıştan yana bir aydının ortadan kaldırılış hikâyesini anlatıyor. Kurguyla gerçeğin, belgelerin iç içe geçerek kurulduğu Dıjwar, günümüzün çok tartışılan açılımı hakkında en iyi fikir verecek kitaplardan biri. İşkencenin, gözaltında kayıpların, yakın tarihimizde kara bir leke gibi duran Diyarbakır Cezaevi'nin iç yüzünü merak eden herkesin okuması gereken bir kitap bu.Orhan Miroğlu, barışa olan inancından bir an bile ödün vermeksizin, hepimizi barışa yaklaştırmak, barışın hepimiz için tek çıkış olduğunu bir kez daha hatırlatmak için dile getiriyor karanlığı.

Her Şey Bitti Ana'ya Söyleyin

'Geçmişle hesaplaşmak gereklidir,' dendiğinde, yüzyıllar öncesinden söz edilmiyor. Geçmişle hesaplaşmak demek hâlâ insanlar üzerinde yaraları kalan, acıları hissedilen konuların, yaşanmışlıkların konuşarak ve yazarak aktarımı demek. Çünkü bu acılar hayat kalitemizi yükseltmek istiyor. Anaların, kadınların anlatıları karşılığını da bulmalı; diyalog yoluyla, savaşsız, kansız, yarasız, onur kırmasız...

Her Şey Bitti Ana'ya Söyleyin

Acı duyan insanların dünyası, farklı ve keşfedilmeye muhtaç bir dünyadır. Acı çekenler bu dünyanın içinde yapayalnızdırlar ve bu yalnızlık onları, sosyal ve kültürel ilişkilerinden koparır, ruhlarında duydukları acıyla, yalnızlık daha katmerli bir hale gelir.

Acısını tek başına ve paylaşmadan yaşayan, bu acıyı başkalarına karşı ifade edebilme özgürlüğüne sahip olmayan insan, yavaş yavaş ölüm düşüncesine yaklaşır. Dünyası, başka insanlarla paylaştığı gerçekliğin dünyası değildir artık ve gerçekte bu dünya zamanla sadece kuşatıcı bir metafizik evrene dönüşür. Bir çıkış yolu bulmak bu evrenden, hep zordur ve hep zor olmuştur. Çünkü bu metafizik evren, insana dayanılmaz bir ölüm isteği dayatır. Bu ölüm isteği, acıyı çeken insanda, tarihi zor dönüşümler yaratır; acı çeken insan, en yakın akrabalarıyla, sevdiği insanlarla ilişkilerinde, günbegün artarak daha belirgin hale gelen bir kopuşu yaşar durmadan.

Barışa Dair Bir Hikayemiz Olsun

"... Kürtlerle Türkler arasında cesetlerden örülen duvarlar bütün heybetiyle toplumsal geleceğimizi tehdit etmeyi sürdürüyorken, kimse bizi dağlardan toplanacak yeni cesetlerden yeni duvarlar örmenin faydalı olduğuna inandırmaya kalkışmasın. Omuzlarımız yoruldu, yüreklerimiz burkuldu, kan ağlıyor içimiz, ayaklarımız artık yeni duvarları ve yeni tabutları taşıyamaz. Onurumuz hele, onurumuz ve vicdanımız böyle bir acıya, böyle bir felakete bir daha katlanamaz. Şiddetin sürekliliğine ve kutsallığına inanmıyoruz. Hiçbir vatan toprağı, hiçbir ulusun, hiçbir sınıfın çıkarı, bir sevgilinin gözlerine dalıp gitmeye ne fırsat ne vakit bulabilmiş ve bedeni kurşunlara hedef olduktan sonra, belki de sadece kod adıyla anılacak olan 'isimsiz' bir gencin ya da bir Mehmetçiğin hayatından daha değerli değildir. Bu hayatlara saygı duymakla başlar, siyasal özsaygısı insanın. Bu özsaygı yoksa hiçbir amaç, hiçbir hedef kutsal değildir; çünkü bugün daha iyi biliyor ve anlıyoruz ki, aslolan hayattır, kendisidir, "Savaş ve Barış"ta o büyük ustanın, büyük şaheserinde anlatılan. Onu savunmaktır onur, bile bile kaybetmekse hiç değildir." 

Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin - Uğur Kaymaz Kitabı

Güçlü bir ışık getirmelerini istedi. Işığı getirdiler ama getirdikleri bu ışık çok zayıftı ve yine bir şey görülmüyordu. Öğretmeni Ahmet Tekin tereddütte kalmıştı ve öldürülen bu şahsın kimliği konusunda, emin olmadan kesin bir şey söylemek istemiyordu, daha güçlü bir ışık getirmelerini istedi yeniden; ışığı az sonra getirdiklerinde yerde sırtüstü yatan ölünün yüzüne tuttular. Yukarıdan tutmaya çalıştıkları ışığın altında ölünün birdenbire aydınlanan yüzü kanlar içindeydi. 

"Ama yine de tanıdım," diye anlatacaktı Uğur'un öğretmeni, sonradan: "Bu, komşumuz Ahmet 
Kaymaz, öbür tarafta yüzükoyun yatan da oğlu Uğur Kaymaz'dır dedim." 

"İşte bu Uğur'un yıldızı, bu da Ahmet'in," dedikleri, en parlak, en ışıltılı olan yıldızları belki de bir gece sonra gökyüzünde arayıp bulamadıklarında derin bir kedere kapılıyor çocuklar ve sarı sıcak gecelerde, başlarını koydukları yastıkları ıslanıyor gözyaşlarıyla. Uğur artık onlar için gökyüzünde dolanıp duran bir parıltılı yıldız gibi... 

Etrafına saçtığı ışık, öbür yıldızları bile aydınlatan kocaman bir yıldız Uğur...

Çapraz Ateşte İki Halk: Türkler ve Kürtler

Bize, yani Türklere ve Kürtlere ait ortak tarihi anlar ve bir kısmımızın güçlü bir empati geliştirme yetenğine sahip olması, bunca felaketleri yaşamış olmaktan sonra değer verdiğimiz birlik arzusu, her iki dilden ve her iki dilin aracılığıyla yaratılan kültürden büyük haz almamız ve aslında bu dillere ait çoğul kimliklere sahip olmamız, demografik olarak iç içe yaşıyor olmamız, barış içinde bir arada yaşabileceğimizin ve demokratik bir geleceği birlikte inşa edebileceğimizin en büyük güvenceleri, işte bunlardır.

Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı

"Canip Yıldırım'ın Hayat Öyküsü, (...) Cumhuriyet'ten bu yana Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı tüm dönemlerin de çok canlı bir tanıklığı: Ittihat Terakki dönemi, Ermeni katliamı, Cumhuriyet'in kuruluş yılları, Şeyh Sait hareketi, Ağrı Dağı isyanı, Dersim katliamı, tek parti dönemi, DP dönemi, 49'lar davası yılları, 1960 askeri cuntası, TİP, KDP, DDKO dönemleri, 12 Mart 197 asker cuntası... 

Büyük olasılıkla Orhan Miroğlu da benim gibi duyup düşündüğü için, çok güzel bir iş yaparak hepimizin ağabeyi Canip Yıldırım'ı ikna etmiş ve hayatını anlatmasını sağlamış. Miroğlu da hayatın, hayata ilişkin önem ve anlamın ne olduğunu kanıyla, canıyla öğrenmiş bir aydın. Yıldırım'ın en yakın arkadaşlarından Musa Anter Diyarbakır' da, bir gece yarısı, karanlık bir sokakta alçakça öldürüldüğünde Miroğlu da yayındaydı. (...) Ancak tamamıyla bir tesadüf eseri Miroğlu hayatın öteki yakasından tekrar, güç bela geri döndü. (...) 

Belki de bu nedenle Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı, bilinen türden bir mülakatlar kitabı değil... (...) Miroğlu sadece kuru bir soru sorup, muhatabından tembelce geniş bir cevap bekleyen mülakatçılar gibi davranmıyor, tersine rahat, huzurlu bir sohbet havasında, mülakatın aktif bir tarafı oluyor, açıklayıcı soruları ve hatırlatıcı izahlarıyla Yıldırım'a ait hayat hikayesinin halkalar halinde genişlemesini, bu hayatın önem ve anlamına ilişkin somut bir anlatının ortaya çıkmasını sağlıyor. 

Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı'nı okuduğumda, içimde sıcak bir ışıltı hissettim. (...) Hem ilginç, rahat okunan bir hayat öyküsü hem de hala büyük oranda karanlıkta olan tarih ve hafızamıza tutulmuş yeni bir ışık huzmesi." 
- Mehmed Uzun -

Dijmar-Onlara Dair Herşey

Musa Anter, Vedat Aydın, Mehmet Sincar... Üçü de "faili meçhul" cinayetlerin kurbanı oldu. Musa Anter, 70 yıllık bir çınar, "49'lar"dan DDKO'ya, "İleri Yurt"tan "Welat"a... yakın dönem tarihimizin "şahidi, sanığı, mahkumu ve davacısı"... Devletin bordrolu katilleri tarafından Diyarbakır'da karanlık bir gecede tuzağa düşürülerek katledildi. Vedat Aydın, yakın dönemin kararlı bir aktivisti, gerçek bir halk önderi... Katilleri kendilerini gizleme gereği duymadılar. Emniyetten gelmişlerdi. Bir soruşturma için ifadesine başvuracaklardı. Bir hafta sonra bir yol kenarında işkenceden tanınmaz hale gelmiş cesedi bulundu. Mehmet Sincar, birkaç milletvekili arkadaşıyla "faili meçhul" cinayetleri araştırmak üzere gittiği Batman'da, suikaste uğrayarak yaşamını yitirdi. Katillerinin yanında bir ortak özelliği daha var bu üç şahsiyetin; Her üçünün de cenazesi kaçırıldı ve gerekli vecibeler yerine getirilmeden gömüldü.

Ve bu kitabın yazarı, Orhan Miroğlu. O karanlık gecede Musa Anter vurulurken o da yanındaydı, kurşunlar ona da isabet etti. Katil, öldüğünden emin olmak için üzerine eğildi, ikinci kez ateş etti. "Görev" tamamlanmıştı. Ancak Orhan, o geceden sağ çıkmayı başardı.

Orhan Miroğlu, bedeninde taşıdığı delillerle o karanlık geceye ışık tutuyor, asla unutulmayacakların, kefen ve mezar hakkı tanınmamış ölülerin defterini açıyor. Evet, bu kirli savaş onbinlerce cana mal oldu. Şimdi, "peki ama kim öldürdü bu insanları?" diye sormanın, ölülerimizin gömüldüğü yerleri bilmenin, onlara bir mezar "hak"kı tanımanın zamanıdır.